4.9.2009 - DUVARIN İÇİNDEKİ BİR BAŞKA TUĞLA - Senem YENİGÜN
Uğraşmayın.. Reklem filmi çekmeyin, yazılar yazmayın,kimseye anlatmayın,tartışmayın.. Görmeyin, duymayın, okumayın, aydınlanmayın.. "Teğet" deyin,"Türban" deyin, gaza gelin.. Kimse aydınlanmadı şimdiye kadar.. Aydınlananlar öldü! Sadece yaşayın; okula gidin ,başarılı olun,işe girin ,para kazanın,evlenin,çocuk doğurun,büyütün, mülk sahibi olun,ölün.. Düşünmeyin; az önce yazanları yapabilmek için düşünmeye gerek yok.. Arada bir çevrenize bakın.. Yaşam tarzı farklı olanlara sövün.. Ama öyle 'ananı sikeyim' şeklinde deil.. "Ayıp, pis çocuk-kaka çocuk" şeklinde.. Bu kadar.. Telaşa mahal yokmuş değil mi.. Çünkü bu kadar yapacağın, başka bişi yok.. Bi' de din var; birine iyilik yapmaktaki amacınız acımak değilde, allaha yaranmak oluyor.. Ama iyilik aynı, yani o da o kadar zor değil...
Müslümanlığınızı, Türklüğünüzü, dinlemekten en hoşlandığınız müzik türlerini, tuttuğunuz takımı (veya 'bir futbol takım tutma gerekliliği' fikrini), prensiplerinizi, okuduğunuz ya da okumadığınız kitapları, askere gitmeyi, üçüncü cinslerle arkadaşlık kurmaktan kaçınmayı, 'delikanlılık kuralları'nı, namusu, sevilen ve benimsenen bir insanı korumak adına onun evcil bir hayvanınız gibi davranmanın ne kadar doğru olduğunu, okuldaki tüm erkek öğrencilerin kısa saçlı olmasının size garip gelmeyişi ve daha beyninizdeki sayısız kuralı, alışkanlığı, kişisel seçimlerinizi; düşünerek, sorgulayarak, en doğrusunun o olduğuna karar vererek bizzat siz mi seçtiniz? Yoksa küçüklüğünüzden beri üzerinize bunu birileri (bazen ebeveyn, bazen devlet, bazen akrabalar, bazen diğer insanlar) mi giydirdi?
Kendi seçimlerinize eyvallah; ama birilerinin sizin üzerinize giydirdiği her şeyi dürüstçe didik didik sorgulayıp, en doğrusu üzerinizde olansa devam etmeli, üzerinize yapıştırdıkları şeyler yanlış ise, onları cesurca söküp kimi zaman hayatınızı, kimi zaman konforunuzu, kimi zaman ilişkilerinizi tehlikeye atıp ve gerekirse bazen onlardan vazgeçip en doğruları, en iyileri seçmeli ve yaşamalısınız bence. Bu tüm insanlar olarak hepimizin sorumluluğudur bence. Her şeyin en doğrusuna ulaşmayı ve tamamen iyi ve en doğru bir insan olmaya çalışmayı denerseniz, kararlı bir şekilde vazgeçmeden ilerlerseniz, çok tehlike atlatıp, çok macera yaşayıp, bazen büyük yaralar da alabilirsiniz ama sonuçta yine yanınızda muhteşem arkadaş ve arkadaşlıklarınızın mevcut olduğunu, dürüstçe sorgulayıp, düşünüp 'iyi' bir insan olma yolunda ilerleken, sırf zamanında başınıza zorluk geldiğinde vazgeçmediğiniz için, 'yapılamaz' denilen bir sürü şeyi yapabilmiş olduğunuzu ve daha bir sürüsünü de yapmaya doğru yürüyor olacağınızı göreceksiniz bence.
Kendinize karşı dürüstçe düşünmelisiniz bir an önce veya zaten düşünenler de hayatları boyunca düşünüp, kendilerini geliştirmeye devam etmeli bence.
Saygı & Sevgi. Bora "Moröküz" Şahinkara, 04.09.2009
Sanki içgüdüsel bir şekilde çok küçükken, filmlerde falan tuvalette gazete okunan sahneleri henüz görmediğimden ve gerçek hayatta da etrafımda hiç bu davranışı sergileyen insan görmediğimden, ilk zamanlar tuvalette canım sıkıldığı için deterjan kutularının üzerindeki en küçük yazılara kadar okurdum hep. Bu gittikçe vazgeçilmez bir hal almıştı sonra.. Her girdiğimde harıl harıl deterjan kutularına uzanıp, okuyordum.. Sonunda tuvalete dergi, kitap gibi şeyler götürme fikri aklıma gelmişti. Ve artık yıllardır, tuvalete yanıma okunacak bir şeyler ve bir kalem-kağıt almadan (neredeyse tamamını tuvalette yazdığım birkaç şiirim vardır) girmem.
Herhangi bir hastalığım olmadığı halde tuvalette yarım saat ila 45 dakika arası vakit geçiririm ve o ortamın iyi konsantre olmak için çok güzel olduğunu düşünürüm. Bu süreç içerisinde bir şeyler okumayı çok severim ve faydalıdır da bence. Hem de o tuvalet yapılarak geçirilmesi gereken zamanın bu şekilde son derece kaliteli bir şekilde kullanılmış olduğunu düşünmekteyim.
Ve yıllar sonra, kapağında bir deterjan kutusu olan o müthiş kitapta Yılmaz ERDOĞAN'ın hangi satırlarını okuyup da, sevdiğim eserde, takdir ettiğim dünyalarda kendimden parçalara rastlamanın verdiği keyifle gülümsemişim, bakalım (Umarım telif hakları konusunda yanlış bir hareket yapmıyorumdur):
"Gayet iyi biliyorum ki siz de benim gibi, tuvalete biraz da kültürel ihtiyacınızı gidermek için giriyorsunuz. Gerçi son dönemde sağanak halinde üretilen haftasonu ekleri bütün tuvaletleri kuşatıp ülkenin entellektüel hayatına ağır bir darbe indirdi ama yine de hiç yoktan iyidir. Çünkü okunacak bir şeyin olmadığı tuvaletlerde kitap kurtlarının çektiği eziyeti ben bilirim. Bu yüzden mesela ben Omo'nun hangi fabrikada ve hangi kimyasal bileşimlerle üretildiğini de bilirim. Listelerde yer almasa da en çok okunan yapıtlar arasında deterjan kutuları önemli bir yer tutmaktadır." (Yılmaz ERDOĞAN - Hijyenik Aşklar)
Metallica'nın bu klasiğini umarım hakkettiği ölçüde anlatabilirim.
Master Of Puppets albümü kendi türünün efsanesidir. Yayınlanışı 1986 yılına; metal müziğinin dünyayı kasıp kavurduğu ve "Büyük Dörtlü"nün (Metallica, Megadeth, Slayer, Anthrax) metal dünyasının hükümdarlığı için aralarında savaştığı zamana denk gelir. Ama şüphesiz, o esnada boruyu Metallica öttürüyordu.. Kimse, geçerliliğini hala koruyan Master Of Puppets efsanesini inkar edemez. Demek istediğim o ki, albümdeki tüm şarkılar bir klasik. Metal savaşçılarının saygı duymak zorunda olduğu..
Metal müzik "şiir"se, Metallica da "Shakespeare"idir bu müziğin.
Disposable Heroes'un sözleri derin ve mükemmeldir.
Müziği çok hızlı, sert (heavy) ve çalması oldukça zordur.
Savaş karşıtı bir şarkıdır.
Aslında, bestelenmiş en iyi savaş karşıtı metal şarkısıdır.
Bu şarkıda birbirleri arasında konuşan iki kişi vardır.
1. Kişi: Savaşın ve hayatın anlamını sorgulayan bir asker.
2. Kişi: Askerlerine asla arkasına bakmadan saldırmasını emreden bir komutan.
"Cepheye dön!"
**
Bodies fill the fields I see, hungry heroes end
No one to play soldier now, no one to pretend
Running blind through killing fields, bred to kill them all
Victim of what said should be, A servant `til I fall
(Gördüğüm tarlaları cesetler dolduruyor
Aç kahramanların sonu gelmiş
Askercilik oynayacak kimse kalmamış, rol yapacak kimse kalmamış
Ölüm tarlalarında körlemesine koşuyorum
Hepsini öldürmeye sartlanmış
Olması gerektiği söylenen şeyin kurbanıyım
Düşene dek bir uşağım)
**
1. Kişi:
Bu bölüm savaşın ortasındaki bir askerin kendi hayatıyla ilgili endişe duymaya başlamasıyla ilgili. Askerler öldürme antremanı yapmışlardı ama bu kez gerçek bir ölüm tehlikesiyle yüzyüzeydiler. Kendilerine soruyorlar: "Bu işin sonu nedir? Düşene (ölene) kadar uşaklık mıdır bu?". Askerler öldürmek için eğitilmiş ve güdülenmişti.
Öldür ya da öl
**
Soldier boy, made of clay
Now an empty shell
Twenty one, only son
But he served us well
Bred to kill, not to care
Just do as we say
Finished here, Greeting Death
He's yours to take away
(Asker çocuk, kilden yapılmış
Şimdi boş bir kabuk
Yirmibirinde tek çocuk
İyi hizmet etti bize ama
Öldürmek üzere yetiştirlmiş, sevmek üzere değil
Söylediğimizi yapsın yanlızca
Burada işi bitti, meraba ölüm
O senindir alıp götürebilirsin)
**
2. Kişi:
Bu bölüm, emirler zincirinin düşük rütbeli askerlere nasıl emredildiğiyle ilgili; bir oyuncak gibi, bir piyon gibi... Savaş alanında ölmek zorunda olmalarına dair.. Askerlerin hayatlarını tamamiyle umursamıyorlar. Askerler emirlere uyması için eğitilmiş. Öldürmek ve ölmek için savaş alanında. Sorgulamak yok. Sadece söyleneni yerine getir. Emir zincirini takip et.
"Hey er! Hey asker! Kendine söyleneni yap! Emredileni yap! Savaş alanına git ve öl!"
**
Back to the front!
You will Do what I say, when I say!
Back to the front!
You will Die when I say, You must die!
Back to the front!
You coward!
You servant!
You blindman!
(Cepheye yeniden
Söylediğimi yapacaksın,şöyle söylediğim zaman
Cepheye yeniden
Ölmelisin dediğimde öleceksin
Cepheye yeniden
Seni korkak
Seni uşak
Seni kör adam)
**
2. Kişi:
Komutanlar askerlerine cepheye dönmelerini emrediyorlar, düşman hattıyla yüzyüze oldukları.
BACK TO THE FRONT!
Emirlerimi takip et.
BACK TO THE FRONT!
Geri çekilmek yok. Teslim olmak yok.
BACK TO THE FRONT!
Askerler için ölüm; askerlere nasıl öldüreceğine ve öleceğine dair iğrenç emirler veren ordunun komutanları konfor içindeyken..
**
Barking of machine gun fire, does nothing to me now
Sounding of the clock that ticks, get used to it somehow
More a man, more stripes you bare, glory seeker trends
Bodies fill the fields I see, the slaughter never ends
(Makineli tüfeğin takırtısı, hiç etkilemiyor beni
Tik tak eden saatin sesi, ona alıştım bir şekilde
Şeritlerle birlikte artar erkekliğinde, şan peşindeki yönelimler
Gördüğüm tarlaları cesetler dolduruyor
Kıyım asla sona ermiyor)
**
1. Kişi:
Bu bölüm düşmanlarını öldürme konusunda, bir başka insanın varlığını öldürme konusunda askerlerin nasıl hissizleştirildiğini, moronlaştırıldığını anlatıyor. Daha çok düşman öldürürsen daha çok onurlandırılırlabilirsin. Savaşın sonunda sağ kalmış (şanslı) askerlere kahramanlık madalyası verilecektir. Bu savaşların milliyetçilik başlığına nasıl dayandırıldığı hakkında. Askerlerin insan öldürmesi için beyinleri yıkanır ülkeleri adına, özgürlük adına,... Onların tamamı öldüğünde insan öldürmeyi durduracaksınız.
**
Why, Am I dying?
Kill, have no fear
Lie, live off lying
Hell, Hell is here
Bu bölüm, savaştaki askerlerin duygusuz bir savaşta hayatını ne için harcadığını realistçe düşündüğü an hakkında.
**
Life planned out before my birth, nothing could I say
Had no chance to see myself, molded day by day
Looking back I realize, nothing have I done
Left to die with only friend, Alone I clench my gun
(Yaşamım doğumumdan önce planlanmış, yoktu söyleyebileceğim şey
Kendimi görme şansım yoktu, gün be gün biçimlendirilirken
Geriye baktığımda fark ediyorum, hiç bir şey yapmamış olduğumu
Ölmeye bırakıldım tek dostumla
Tüfeğimi kavrıyorum yanlız başıma)
**
1. Kişi:
Askerler savaşın ortasındaki yıkımın gereçleri.
Askerler piyon. Onlar gözden çıkarılabilir şeyler.
Orduya katılmak hayattaki bir başarı mıdır?
Bir insan öldürmek hayattaki bir başarı mıdır?
Politikacıların ve komutanların emirleri uygulamak hayatta bir başarı mıdır?
Savaşta,
pek çok insan ölür,
ama nefeslerini tek başına kaybederler.
"Left to die with only friend, Alone I clench my gun"
Şahsen baktığımda, kamuoyunun Kürtler'i iki gruba ve Türkler'i iki gruba ayırıp, konuyu değerlendirmeyi akıl ettiği zaman çözümüne doğru önemli bir adım atılabileceğini tahmin ettiğim bir sorun..
Kürtler'i ikiye ayıralım:
1-Faşist, Kürt milliyetçisi, eli silahlı ve kendilerini ezen Türkler'i ezmeyi savunan, "Kürdistan" kurmak isteyen Kürtler.
2-Solcu, derdi "Türkiye" çatısı altında 'eşitlik' olan, asimile edilmek istemeyen; faşist-milliyetçi devletin ve insanların tüm Kürtler'i "insan öldürerek ideoloji savunan cahiller" olarak niteleyip, nefret etmesine karşı olan Kürtler.
2-Kürtler'in ikinci grubundakiler gibi, Kürtler'in asimile edilmesine karşı olan Türkler.
Bence çözüm: +Türkler'in birinci gruptakilerini ve Kürtler'in birinci gruptakilerini komple hapse sokmak. +Ne Kürtler'e ne de başka bir ırka nefretle bakmayan ve "Türkiye" çatısı altında birden fazla ırk, birden fazla dil, birden fazla kültür olmasını "bölünme tehlikesi" değil, 'zenginlik' olarak algılayan Türkler'le; kendilerine has kültürlerini yaşayabilen, Kürtçe'yi serbestçe konuşabilen, kendilerini terörist cahil kürtler'le bir tutan cahil sığ milliyetçi Türkler'in artık hapiste olduğunu bilip, Türk ırkına artık mümkün olduğunca şüpheden arınmış bir şekilde bakabilip, endişe duymadan sevgiyle sarılabilen Kürtler'in birarada yaşadığı, tüm Türkiye ırklarının birarada yaşadığı bir ülke olmak.
1988'de, Konya'da doğmuştur.. Seyit Şanlı Anadolu Teknik Lisesi'nde, elektronik bölümünde dört sezon okuyup,diplomayı henüz alamamıştır. Şu anda açık öğretim ile sorumluluk derslerini verip Güzel Sanatlar Fakültesi'ne girmeyi planlıyor. Kilden tasarımlar yapıp satmakta ve müzik ile uğraşmaktadır.