Embed

ÇOĞUMUZUN ANNE-BABASI: 'DÜZEN'İN VÜCUT BULMUŞ HALİ

 

Ben faşizmin oğluyum. Ben militarizmin oğluyum. Ben şiddetin oğluyum. Ben homofobinin oğluyum. Ben milliyetçiliğin oğluyum. Ben resmi ideolojinin oğluyum. O halde ben niye seveyim ebeveynimi? 
 
Sokaktaki transeksüel arkadaşımla alay eden bir insanın beni koruyup, kollamasını nasıl önemseyebilirim? Bana 'faydası' var diye mi önemseyeyim? Bir başka insanın, sadece az görülen bir dış görünüşü, az görülen bir cinsiyeti olduğu için onun hayatını karartan, işe girmesine mani olan, bakkala gitmesine engel olan, insan gibi diyaloglara hasret bırakan aşağılık bir sistemin aşağılık bir üyesi başkasının hayatını karartırken benim hayatımı ultra konforlu yapsa ne değeri var ki.. 
 
Doğduğumdan beri bana bakıp, beni yaşattılar, büyüttüler. Evet, ben onların karşı olduğu bir fikirden dolayı bile hapse düşsem, ben hapse düştüğüm için ağlarlar. Belki çıkmam için imkanlarını seferber ederler. Hatta varsayalım ki gerçekten ederler. Bu mudur kıstas? İyi-doğru bir insan olmaya çalışırken yürüdüğüm yolda en büyük, en şiddetli, en acı verici engel olmalarının sebebi "onlar sadece seni sevdiği için korumaya çalışıyor" diye saygı duymamamın sebebini şu çizeceğim resimle göstermeye çalışacağım. O "korumak" ne anlama geliyor.. Eğer duygusalca korumayı takdir etmemiz gerekiyorsa, bir ebeveynin çocuğunu korumasını değil; bir ebeveynin kendi çocuklarıyla birlikte tüm haksızlığa uğrayan insanlar için canını, hayatını riske atarak korumasını takdir edebilirim ancak. Resim şu: 'Düzen', insanları kendine ait olanları geri çekmenin 'korumak' için yöntem olacağını düşündürtür ve tüm ailelerinin çocuklarını 'korursa' hiç savaş olmayacağını düşündürtür ve "ezen kitle"-"ortada takılan kitle"-"ezilen kitle" şeklinde bir biçimi olan düzen devam eder. "Ezen kitle" ile "ortada takılan kitle"nin çocukları rahat eder böylelikle ama bir de "ezilen kitle" vardır, mesela madenlerde 18 saat çalıştırılan ve çocuğuna hiçbir zaman cici bebe bisküvisi aldırmayacak kadar maaş alan. Ama 'düzen', sürekli yeni cep telefonu markası piyasaya sürerek, sürekli Acun ILICALI'nın yumurtladığı programları ortaya sürerek gündeminde 'düzen'in en alta koyduğu ve yanlış bir sistem yüzünden hak etmediği bir hayatı yaşayan kitleyi, kişilerin beyninde gündeme getirmeyi tamamen unutturacak şekilde beyinlerindeki gündemi doldurur. Bu şekilde orta ve üst sınıfa mensup kitlenin en büyük derdi en sevdiği arkadaşının kendisi hakkında yaptığı dedikodularken, bir zindana düşme ihtimali hayal bile edilemeyecek kadar korkunçtur onun için. Zindana düşmek, bir magandanın gece yolunu kesmesi gibi şeyler o birey için kırmızı alarm verilecek durumlardır. O birey kendisi için bu derece korkunç durumları "işte hayatın gerçekleri" diye tanımlar.( O "hayatın gerçekleri" kulvarına atlamayı ya hiç düşünmez ya da kendini 'cesaretli' diye kandırarak "hayatın gerçekleri" kulvarına "eli bıçaklı maganda" veya "eli silahlı gardiyan" karakterine girerek atlar. Halbuki bu iki kesim de o şekilde adlandırdığı kulvarda magandanın karşısında konumlanacak şekilde bilerek atlayacak kadar cesaretli olmamıştır asla.) Gündeminde ağırlıklı olarak yeni çıkan cep telefonu markası ve Nihat DOĞAN'ın bir takım azizlikleri olan birey için çok korkunç durumlardır bu gibi durumlar. Bu gibi durumlardan biri başına gelse, eğer kurtarılabilirse, onu böyle bir durumdan kendi hayatını riske atarak sadece anne-babasının kurtaracağını düşünür. Böyle bir durumdan öyle korkar ki, anne-babasının örneğin bir başka insan ırkından dolayı veya dış görünüşünden dolayı öldürülmesine hiç tepki vermeyen birer insan oluşu aklına bile gelmez o anda ve anne-babası onun kahramanları olur. "Başka haksızlığa uğrayana ses çıkartmayanın ben haksızlığa uğradığımda avazı çıktığı kadar bağırmasının ne önemi var?" diye düşünmek bile gelmez aklına korkunun verdiği adrenalinden. İçine düşme ihtimali olduğu durumdan öyle 'korkar' ki, kendisini kim kurtarsa o, kişiliği ve diğer insanlar için ne anlam ifade ettiği önemsenmeksizin, onun 'kahraman'ı olur. 'Düzen' zaten rolleri o şekilde vermiştir: Acil durumlarda anne-baba çocuğunu korkunç durumdan kurtarır, çocuk da bunun karşılığında 'düzen'in ağzı, dili, eli, vücut bulmuş hali olan anne-babaya sadık olmak zorunda, sevmek zorunda hisseder, borçlu hisseder.
 
İşte kabaca bir "sorgusuz sualsiz anne-babayı sevme" resmi. Bu yukarıda çizdiğim anne-babasını seven birey portresi herhangi bir somut ismi anlattığım bir portre değil. Sadece zihin açıcı bir resim çizmek istedim. Anne-baba başka sebeplerden dolayı da sevilebilir. Mesela iyi bir insan olduklarından ötürü, mesela düzen karşıtı olduklarından ötürü doğru bir şekilde de sevilebilir. Yukarıdaki örnek ise modern toplumda, yaşadığım ve gezdiğim yerlerde etrafımda en çok gözlemlediğim kültürdür. Çoğumuza doğduğumuz andan itibaren enjekte edilen kültürün negatif yanlarından sıyrılmak zaman alabiliyor elbette. Bazı konularda kendimizi geliştirirken, sırada kendimizi geliştirmemiz gereken bir çok konu oluyor elbette. Dediğim gibi, sadece zihin açıcı bir etkisi olsun diye yukarıdaki resmi, çok kaba hatlarla çizmek istedim. 
 
Ve son iki küçük notla bitireyim: '80 döneminde Diyarbakır Cezaevi'ndeki sayısız işkencenin en büyük sorumlularından biri ve onca yaratıcı işkence çeşidinin mucidi Esat Oktay YILDIRAN da iki erkek çocuğun babasıydı. Cezaevindeki 'mesai'sini bitirip, eve dönerken çocuklarına çikolata alan, çocuklarını güven içinde büyüten, koruyan, kollayan Esat Oktay YILDIRAN'ın da mı babalar gününü kutlaması lazım çocuklarının?... Evet, benim annem ve çoğumuzun ebeveyni  (belki bunların bir çoğunu "ne olursa olsun bir fiske vurmadı" diye savunacaksınız ama) insanlara fiziksel şiddet görsterenlerle AYNI şiddette psikolojik şiddet göstermiştir çocuklarına. Bizim tanıdığımız katiller, insanları fiziksel olarak öldürenler ama çocuklarına gösterdiği baskıyla onların 'ruhunu' aşağılıkça öldüren ve çocuklarının bambaşka iyi biri olabilecekken, bambaşka içine kapanık veya içindeki enerjiyi yanlış yollardan ortaya çıkarmış bireylere dönüştüren, bana göre son derece KATİL ebeveynlerinin hiçbirinin adı geçmez ansiklopedilerde...
 
İkinci notum da şu: Dalai Lama'nın "Şefkatin Gücü" isimli kitabını şiddetle tavsiye ediyorum. Çok kolay, kısa sürede, anlayarak okunan yalın bir kitaptır, Dalai Lama'nın bir takım öğretilerini içeren. Orada bir bölümde "sevgi" ile "bağlılık" arasındaki farktan bahsediyor. Ona da bakmanızı tavsiye ederim.



13 Mayıs 2011 - Bora ŞAHİNKARA

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !